yaşamı yaşamın farkında olarak yaşayanlar için

8/7/2009 - YAPRAĞIN SORGULAMASI...



Ağaçta bir yaprak ağaç'ın amaçını ya da anlamını bilebilirmi?

Sizce varoluşun amacı nedir? Neden bu dünyadayız?  Ne yapmak için? Biz kimiz ve ne için burdayız?

Evrenin ve bizlerin amaçsız yaratıldığına inanmıyorum. Bazıları birliği öğrenmek diyor eğer öyleyse neden ayrıldık? Bir' mişiz zaten, öyle kalsaydık. Eğer hayat bir oyun alanıysa bu oyuna neden gerek vardı? Bilinmezliklerle dolu evrende bilinmezlikleri bilinir yapmak olabilirmi? Ama neden? Bilsek bir şeyler değişecekmi? sadece yaratmak mı? O zaman bende diyorum eğer sadece yaratmaksa niye sadece yaratmak? 'Gelişmek ve geliştirmek' biz zaten öteki boyutta gelişmiş değilmiydik? 'Tekamül etmek ve ettirmek' buna neden gerek duyuldu zaten geldiğimiz yerde tekamülümüz tamamlanmamışmıydı? 'Tanrının canı sıkılmıştı' çok iyi şimdi, bizi böyle gördüğü için daha çok canı sıkılıyormudur ? Daha soru çıkarayımmı? Çok bilinmeyenli denklem gibi ve fazla oldum  galiba...
Genelde herkes bu soruların cevabını merak etmiştir. İşin garibi bu soruları hep küçükken, kendime daha fazla sorardım. Zaman içinde unutup gittim. Felsefeye ilgim başladığında tekrar bu sorular aklıma geldi.Hani dünyaları keşfetmek için çıkmak istersin bir yola, zahmetli bir uğraştan sonra, yolculuk için hazırsındır ve yolculuk başlar o diyardan bu diyara dolaşır durursun...Ararsın bu arayışş içinde tüm dünyayı dolaşırsın hikaye bu ya  dünya da yuvarlak işte... Bakarsın ki yola çıktığın yerdesin tekrar anlarsın ki aslında hayatın boyunca sorularına cevaplar aradığın ve arayış içinde bir ömür boyunca dolaştığın ve aradığın şey aslında tam da burnunun uçunda senin keşfetmeni bekliyor. Samimi olarak söylemek gerekirse içimden bir his sorduğum tüm soruların cevaplarının yine kendi içimde olduğunu söylüyor.
Var oluşumuzun amacının,  tüm insanlık için olan duyguları deneyimlemek olduğunu düşünüyorum. Bizi var eden duyguları ,var oluşun amacından ayrı tutmamamız gerektiğini , varlığımızın en kutsal amacının hissedebilmek ve sevgiyi anlayabilmek olabileceği bir düşünün, bu konuda ne diceksiniz? Olabilir mi acaba?
Var oluşun amacı günümüze kadar hep sorgulanmış olmasına rağmen hala beyinlerimizi meşgul etmekte. Anlamadığım bir şey var. Zaten bu topiği onun için açmıştım. Yukarda da söylemiştim bir kez daha hatırlatayım.Tekamül etmek ise eğer, zaten geldiğimiz boyutta tekamül etmiş varlıklar değilmiydik? Birliği tanımlamaksa eğer,  yine birlikte idik, neden ayrılmayı seçip geldik ? Bilgi, ona zaten sahipmişiz. Uyumlu yaşamaksa eğer, yine o boyutta uyumlu varlıklar olduğumuz söyleniyor. Acaba varlığımızın amacı hissetmeyi deneyimlemek olamaz mı? Ya da birliğin tam tersi ayrılığı deneyimlemek  veyahutta sadece insan olmayı deneyimlemek, kutsallığımızı unutarak, özgür irademizle neleri gerçekleştirebileceğimizi ve kendimizi nasıl ifade edebileceğimizi öğrenmek olamaz mı? Ne dersiniz ?

''İki karşıt uç olarak varoluşumuzun temeli; düzen ve kaostur.

 Varoluş bu iki uca doğru düzenli koşular sonucu ortaya çıkmış gibi görünüyor.'' deniliyor merak ettim acaba iki karşıt uçtan başka varoluşumuzun başka bir temeli yok mu? Yoksa var da henüz biz mi keşfedemedik ? Gelişim ve düzen için hep kaos mu olmalı öyleyse (mesela) niye bu kadar çok kaos yaşadığımız ülkemizde hala arada da olsa bir düzen kuramadık ya da birazcık olsun diğer ülkelerdeki gibi refah düzeyine ulaşıp gelişemedik ve neden bu kaoslar hep bizim yaşantılarımızda daha fazla...Acaba sorun bizlerde mi kaostan yararlanıp düzen kuramıyoruz.Diğer ülkelerdede var biz mi bilmiyoruz? 7 Sene Almanyada kaldım hiç bizdeki gibi kaos ve karmaşanın yaşandığına şahit olamadım. Biliyorum zaman zaman başka ülkelerdede kaos oluyor ama düzenlerini kurup, daha uzun süreli kaos yaşamadan bu durumu sağlıyabiliyorlar. Birşeyler var yanlış olan ya da olmayan farklı birşey olmalı, kaostan ve düzenden başka varoluşun temelini oluşturan... Ve başka yollar olmalı varoluşu yokoluşdan özgür bırakan, başka şeyler olmalı kaostan ve düzenden, karanlık ve ışıktan, eski ve yeniden öte evet başka şeyler olmalı, iyinin ve kötünün ötesinde bindiğin dalı kesmeden bindiğin dalın farkına vararak yaşamak için... evet ben ne haklıyım ne de haksız:))
''ikisi bir arada, birbirlerine karşıymış gibi iş görerek, hem bilinmeyende kaybolmamamızı hem de evrim olasılığını sağlamaktalar. Daha ne isteyelim?'' BİLİNMEYENLERDE KAYBOLURKEN ONU BİLİNİR YAPMAK GEREKİR O ZAMAN NE FAYDASI VAR KAYBOLMANIN DİMİ AMA...Senelerden beridir yapılan bu galiba ben belamı istiyorum gerçi son sözümden sonra onu verecek çok...:)))
Durma noktası... Çok büyük bir aldanış içerisinde olamazmıyız?

Bir başka yol...

sevgi yolu varoluşumuzun temeli...

İçinde yaşadığımız dünyaya karşı sorumluluklarımız var. Sorumluluktan kaçmak ve amaçlarına ulaşmak, dünya üzerinde hakimiyet kurmak için süper güçler, kaos ve düzen teoremi diyerek yapmakta oldukları haksızlıkları bizlere adapte ettirmek için kullanıyorlar olamazmı? Şimdi mesela, bazı insanlar zor durumlarda gördükleri insanlara yardım etmenin ve onu güçlendirmenin yolunu aramak yerine o onun deneyimi güçlü ise başarır diye duyarsız bir tutum sergileme yolunu, bazıları ise erk toplamanın yolunu kendilerinde insanları zorlama hakkını bularak,onları kontrol etmeye çalışarak yapmaya çalışıyor Hatta o kadar zıvanadan çıktı ki, eğitmen rolünü üstlenme yolunu seçtiklerini kötülük yaparak gelişime katkıda bulunduklarını sanan ve kendilerini ruhsal rehber ilan ederek yaptığım herşey doğrudur diyenler, bencilliklerine,duyarsızlıklarına gerekçe olarak gösterenler var. Tutundukları gerekçe kargaşalık yaratarak denge kurmaya çalışmak... Bildiğiniz gibi küresel felaketle karşı karşıyayız evet bu sonuçu da biz hazırladık. Dünyanın kaynakları tükeniyor ve birkaç yıl sonra eğer önlem alınmazsa yokoluşumuz kaçınılmaz. Dünya üzerindeki nüfus azalmak zorunda çünkü kaynaklar azaldı. İşte burada kaos ve düzen teoremi gayet iyi iş görecek gibi senelerden beri olduğu gibi aynı senaryo... Başka senaryolarda üretilebilseydik şu oyun alanımızda, birazda yenilikler bu alanda olabilseydi ve bence asıl muhafazakar hala kaos ve düzen kuramı diyenler değilmi?
Ötesi... Ona gelince belkide bana sorgulatan,araştırmaya sevkeden ve hayal kurduran oradan aldığım sinyallerdir... Kimbilir?

Bir başka yol havadan değil gerçekten sevgi yolu varoluşumuzun temeli...

Uçmak istiyorsak göklerde özgürce, yeryüzünde yürümesini bilmeliyiz önce...
Nasıl uçulacağını ve yürüneceğini biliyorsak eğer,
Bildiğimizi uygulamasını da bilmeliyiz önce.
ve ötesi ile dünya arasında dengeleri kurmasını da öğrenmeliyiz bence...

''Yoksa herşey, her formda her an zamansızlık içinde sonsuz olarak; başlangıçsız ve sonsuz daima varmıydı ''

Üzerinde düşünülmesi gereken bir nokta.


 


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

5/6/2009 - VARLIĞINLA YOKLUĞUN ARASINDA...

   

Varlığınla yokluğun arasında gidiş gelişlerde,
Sonsuz bir yolculuktayım.
Özlemlerle inşa edilmiş düşlerde yaşıyorum.
Yokluğunla yoğrulmak doyasıya...
Ne çok şeyler anlatır gecelerin karanlık yüzü,
Sanki hiç yazılmaya cesaret edilmemiş bir roman gibi...
Gecelerin içinden ellerin tutar ellerimi,
Gözlerindeki ışıklar aydınlatır evrenimi,
Üzerime Örtülen yorgan gibi düşlerim ısıtır yüreğimi...
Yokluğunla sarılırım varlığına, sanki hiç ayrılmamışsın ,
Ve daima içimde benimle birlikteymişsin gibi...
Öyleyse hiç yok olmamışsın ki...
Sensiz gecelerin içinde sessiz çığlıklarda aşkım!
Yokluğunla bestelenmiş var oluşun şarkısında, 
Duyabilirmisin acaba sesini...
Ne fark eder ki..,
Duymasan bile sesimi...
Seni sen yapan bendeki aşk değilmi ?
Ruhumda büyüttüğüm kır çiçekleri değilmi?
Onlar sadece ruhumun ışınlarıyla beslendi.
Gözyaşlarımla sulayarak büyüttüğüm bu çiçeklerin içinde,
Belkide sen hiç olmadın bile...
Sevgiden yoksun, kurumuş zavallı dağ lalesi,
Seni yeşerten belkide benden başkası değildi.
Ne verebilirsinki sevmek istemeyenlere...
Güneşi içinde saklayan bu yürekten başka...
Ne verebilirsin ki sevgiden başka...
Onlarda olmayanı senden beklemeleri doğal değilmi?
Paylaşabilirsin sende o kadar fazla ki...
Sen aşksın yürekler fark etmese de...
Sen dostsun dost olduğun bilinmese de...
Sen olmasanda hiçbir şey,
Sen herşeysin unutma!
KENDİ YÜREĞİNDE EVRENİN GÜNEŞE AŞKI...
Dalgaların kayalıklara sevdası.
Rüzgarın saçlarında salıncağı...
Ressamın tablosundaki renklersin...
Bir romanın içinde,
Bazen de bir şarkının notalarında...
Ve sen evrenin her köşesini aydınlatan ışıksın...
Yetmez mi bunlar sana?
Sen sadece kendi gözlerinle bak sevdana...
Sende bu aşk olduktan sonra,
Yeryüzünde ö
lüm bile ölür kollarında...
                                                                03/03/2008 
                                                            Mesa/ ANKARA

                                      

 


Yorum yaz!

7/3/2008 - merhabalar

Yazan: medisis
Böylesine derin ve güzel sevgi bağları olduktan sonra daha çok şiirler yazarım.
yorumlarınız için çok teşekkürler...
Bağlantı Düzenle Sil

7/3/2008 - buzulların bağrındaki insanlık izleri

Yazan: yunusK
İnsanı donatan ,insanlığa sunulmuş duygu potansiyelinin dışa vurulması aşamasında bu denli değerler barındırdığını şiir vasıtasıyla bu kadar güzel uslupla dile getirdiğin için seni kutlarım.
Şiire olan ilgi ve alakanın daha nice dizelerde senin en büyük ilham kaynağın olması dileğiyle ; gönlünün her daim baharda ,dostluklarının herşeye rağmen ebedi olması ümidiyle...
Bağlantı Düzenle Sil

7/3/2008 - Süper

Yazan: Agarta1
Sevgili Medisis
Tek kelime ile harika; yüreğine sağlık
Bağlantı Düzenle Sil
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

22/5/2009 - YOK OLMUŞLUĞUN İÇİNDEN...



Yok olmuşluğun içinden çıkıp gelsem,
Yüreğimdeki sevginin ışığıyla tekrar var olabilmek için...
Savaşmaktan yorgun düştü ruhum,
Kaybolmuş insanların peşinde koşmaktan…
Çamur deryasında çırpınan insanlar,
Bırakın ellerimi…
Yaşamı yaşamın farkında olanlar,
Anlayabilir ancak beni!
Boşlukta sallanan bir salıncaktayım sanki,
Anlamsızlığın içinde kaybolan dünya.
Benliğimdeki beni ben yapan duygular,
Çığlıklar içinde kayboldular…
Yok artık acılar, kederler…
Yok artık aşklar, hayal kırıklıkları...
Yüreğimdeki titreşimler suskun.
Paramparça ne varsa sevdalardan kalan…
Şarkılar, onlarda vermiyor ilham.
Güneşin sarı saçları kızıl renge büründü.
Gökyüzü küskün ağlamıyor artık.
Yağmurlar terk ediyor yeryüzünü,
Kuşların melodisi sessizliğe kuçak açtı..
Aşklar nefes alamıyor...
Çıplak bedenlerin şehvetinde,
Doymak bilmeyen canavar faaliyette.
Dünyam sevgi dolu dünyam karanlıklarda yok oluyor...
Anlamsızlığın içinden bir güneş gibi doğabilsem,
Yüreğimdeki sevginin ışığıyla tekrar var olabilmek için…
10/08/2007
Mesa / Ankara








Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

10/5/2009 - SORMADIN!



Yıldızlarla dolu bir gecede,
Sessizce  sen düşerken yüreğime,
Gelebilirmiyim?  diye sormadın...
Kimliksizdik...
Sevdanın yasak olduğu zamanlarda...
Ne zaman yandı kor ateş,
Nasıl alevler sardı sımsıcak bilmeden,
Belki de...
Gönüllü sürgünleriydik yıldızlar ülkesinin, 
Herkesten uzak...
Gökyüzünde parlayan iki kaçak sevda,
Saklanmak zorunda,
Ay ışığında yıkanan,
Tüm tutku patlamalarının içinde çırılçıplak, 
Başkaldıran iki asi ruh...
Hayat ağaçının dallarında büyüyen ,
Tek ve hür yasak meyveydik.
Suskundu  kelimeler yüreğimizde,
Sadece...
Siyam kedisinin kıskanç gözleri şahitti.
Ve bir gün usulca kaybolurken siyah gecede
Veda etmeden,
Gidebilirmiyim ?  diye sormadın...

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

23/4/2009 - SONSUZLUĞUN OYUNU...



Sonsuzluğun oyunu
Kurtuluşu imkansız bir labirent gibi…
İstemek ve korkmakla başlayan,
Bilinenin güvenliğinde dar bir alanda hapsolan…
Eğer ve öyle olmasaydı diye biten…
Kabuğunun içindeki yapay ben miydi konuşan?
Oyunun içinde, oyunun mimarı olduğunu bilmeden,
Görülmez sokaklarda kaybolmaktansa,
Sevilmeyen olmak…
Acı çeken olmak...
Ya da acı veren olmak...
Oyunun içinde çaresizce kaybolan...
Kendi güçünün farkında olmadan!
Yaratılan kimliklerde beslenen hikayeler…
Hep aynı ritimle çalan bir şarkı...
Her yaşamda bir hikaye,
Her  hikayede bir yaşamın tükendiği,
Sonsuzluğun oyunu hiç bitmek bilmeyen…

21Nisan2009
mesa/ANKARA
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

19/4/2009 - KARANLIKLARDAKİ IŞIKLAR -2



''Seni anlıyorum theo, senden çok genç olabilir ama, beyninin içindekileri hissedebiliyorum. Nasıl olduğunu anlamış değilim. Minik bir ses bana oradaki zorlu ve mücadelelerle dolu yaşamı fısıldıyor. Belki bir zamanlar karanlık düşüncelerle dolu ve hatalar yapmana neden olan  bu beyin, şimdi belki de sana en büyük arzuyu sunarak , o karanlıklarda güçlü bir ışık yakmana neden oldu. Ne dersin? '

 

 ''Sevgili şule  en büyük arzum bu sözlerinde haklı olmandır. Şu gördüğün beyaz saçların her teline bir roman yazsan yine de bitiremezsin. 80 yıllık hayatımda ne acılara,,,ne öfkelere,.. ne sevdalara,.. ne haksızlıklara ve dramlara şahit oldular. Kolay mı her şeye göğüs gererek mutlu olmaya çalışmak.  Simsiyah olan bu saçlarım şimdi sanki kar yağmış gibi bembeyaz bir örtüyle kaplandı. Senin deyiminle sevgili kızım, saçlarımdaki her beyaz telin bana sunmuş olduğu deneyimleri sevgiyle kabulleniyorum.'' :)))

 
La cramia mundi...Dünyanın gözyaşları, duygusal  yoğunluğun sakince deşarzı…   Koskoca bir evrende yapayalnız kalmıştım. Korkuyla sığınmak için ağaç dalı ararken, güçlü kocaman gövdesiyle ihtişamlı dalları olan bir çınar ağacı bulmuş bir kuş… Nasıl olurdu? işte o bendim. Theo benim çınar ağacımdı.

Ve o çınar ağacı dallarını bana doğru uzatmıştı. Beni fırtınalı havalardan, yırtıcı hayvanlardan açlıktan, yokluktan tüm kötülüklerden korumak için orada bekliyordu.

Artık kaanla hayatımızdaki boşluk theonun bürosundaki günlerimizde dopdolu geçiyordu. Heti (Hatice) ile de arkadaş olmuştuk. Ona bakınca ne kadar şanslı olduğumu düşünüyordum. Onun da benim gibi bu çınar ağacında bir evi yuvası vardı. Hayatı tam bir dramdı. Küçük yaşta halasının oğluyla evlendirilmişti. Gaziantepli, 4 çocuk annesi… İşin acı yanı, iki çocuğu gayet sağlıklı olmasına rağmen diğer ikisinden biri epilepsi hastası, diğeri ise cam çocuktu. Eşi alkolik ve her akşam körkütük evine gelip hayatındaki tüm olumsuzlukların, yaptığı hataların bedelini onu döverek ve hırpalayarak hetiye ödetiyordu. Bu dayanılmaz yaşama birde kuma eklenince evden kaçarak, her şeyi arkasında bırakmış Almanyadaki ablasına sığınmıştı. Ablasının ona sunduğu yaşam, yaşlı bir adamla evlendirilmek olmuştu. Adam onunla sadece imam nikahı yapmıştı. Bir kere başladı mı hayatta olumsuzluklar, ne kadar kaçsan da arkandan seni  kovalayıp tekrar  yakalar ya ! Zavallı heti ( Hatice) yağmurdan kaçarak doluya tutunmuştu. Aynı kader yine onu bulmuştu. Başka bir kadın ÜzgünÇocuklarından ayrılmanın acısına bir de bu eklenince artık hayat omuzlarında kaldıramadığı bir yük olmuş ve çareyi intihar etmekte bulmuştu. Hastanede yatarken, bir arkadaşını ziyarete gelen theo hiç dilini anlamadığı, kimsesiz bu kadının gözlerindeki acıyı algılayarak ona sahip çıkmıştı. Sonradan yanında getirdiği bir tercümanla hayat hikâyesini öğrenmiş ve o günden sonra theonun bürosunda onun hizmetine bakmak üzere işe alınmıştı. Theo hayatları değiştirmek için var oluyordu. O karanlıklarda bir umut ışığı idi. Kimsesizlerin sığındığı koca çınar, yere düşen hetinin ellerinden tutarak ayakları üzerine basmasını sağlamıştı. Kaçak olarak ikamet eden heti’ye öncelikle oturma müsaadesi almış ve ona bir ev tutmuştu. Bir sene içinde de tüm çocuklarını getirtmişti. Cam çocuk olan Mehmet sakatlar okuluna yerleştirilmişti. Diğerleri ise normal okullara… Theonun onuruydu heti GülümsüyorHeti ise bu vefakar yaşlı adamın sunduklarını, geçmişindeki yaşadıklarının acısını çıkarır gibi meyvelerini topluyordu. Arada yaşanmış olumsuzlukların yüreğinde açtığı yaralarla kurtarıcısına kaprisler yapıyor ve şımarık bir çocuk gibi isteklerini yerine getirmesi için theoyu zorluyordu. Theo asla şikayet etmezdi. Bazen yorulur ve kendini aşan istekleri olduğunda olmadık bahanelere sarılarak konuyu değiştirirdi. O zaman da araya mehmet girerdi. Ona karşı theo süt dökmüş kedi olur ve yapılan tüm duygusal şantajlara boyun eğerdi. Hüzünlü kraliçe ne kadar arkasında bıraksa da geçmişin izlerini silip atamıyordu hayatından... Hüzün onunla artık özdeşleşmişti. Onu dinler ve mutlu olması için ne kadar çok sebebi olduğunu çaresizce anlatmaya çalışsakta maalesef tüm çabalarımız sonuçsuz kalırdı. Seçimi hüznü içinde büyütmekti. Onun var oluşu ise hüznünde gizliydi.

 

Ahh sevgili cam mehmet,

Yatağa zamk gibi yapışıp kalmış , içinde yaşam enerjisi bir volkan gibi yükselen ve tüm bu enerjyi beynine yönlendiren indigo çocuk... Her an kırılmaya müsait kristal ve değerli bir vazonun içinde hapsolmuştu. En ufacık sert bir hareketle kemikleri kırılabiliyor ve bir daha tamiri mümkün olmayacak sonuçlara neden olan bu hastalığıyla , ölüm her an ona bir nefes kadar yakındı. Ölüme inat sarılmıştı hayata... Gözlerinden fışkıran pırıl pırıl bir dünyada, ufacık şeylerle mutlu olmasını biliyordu. Onu tek üzen annesinin ilgisinden mahrum kalmaktı. Pencere kenarındaki yatağından dışarıdaki hayatı gözlemek ve o hayatın içinde delicesine koşmak arzusuyla özlemle parlayan gözleri ne çok şeyler anlatırdı bana...Kaan'ın çocuksu soran bakışları üzerine kilitlendiğinde mehmet, ayaklarını ve kollarını oynatarak 'bak dans ediyorum senin için' der ve bir şarkı tuturur, kaanda ellerini çırparak 1 yaşın verdiği keşfetme dürtüsüyle heyecanlanır yanına biraz yaklaşır ve bir panikle tekrar uzaklaşırdı. Masum çocuk kalbi, Ona uzaktan eşlik etmesi gerektiğinin farkında idi. Birbirimizi çok iyi anlıyorduk. Bir gün mehmeti gezmeye götürmek ve onu birazcık olsun mutlu etmek için parkta gezintiye çıkmayı teklif ettim. Haticenin tüm engellerine karşı bu üç çocuk mücadeleyi kazanmıştı. Tüm engelleri aşarak theonunda desteğiyle, güneşli bir yaz günü itina ile mehmet engelli arabasına konuldu. Yolculuğumuz tam bir eziyet olmasına rağmen yemyeşil çimenler, ağaçlar ve rengarenk çicekleri görünce hepsini unuttuk. Çevremizdeki insanların meraklı bakışları mehmeti çok üzmüştü. 'Şule abla bak bana öcüymüşüm gibi nasıl bakıyorlar ' dedi. Ona gülümseyerek ' canım sen çok farklısın ve bu farklılığın seni aynı zamanda çok özel yapıyor. Biliyormusun ilgisiz kalan o kadar çok insan var ve ilgi çekmeye çabalayan,senin bir çaba harcamana gerek yok. Mutlu ol ve farklılığını sevmeye çalış' dedim. Bir çocuk belki bu sözlerden hiç bir şey anlamayabilir. Fakat mehmet özeldi ve çok zekiydi. Ne anlatmaya çalıştığımı hemen o kıvrak zekasıyla anladı. 'Boşveriyorum dünyayı, şu an benim dünyam önemli, ilk defa parkta gezintideyim. Tadını çıkarayım. Sağol şule abla ' diyerek gülümsedi. Harika sevgi ve umut dolu bir gündü. Herkes önemini yitirmiş kaan, ben ve mehmet vardık. Kaan elindeki balonları mehmete atıyor, o da balona vurup tekrar kaan a pas vermeye çalışıyor, bende kaçan balonları topluyordum. Herşey harika idi. Theoda uzaktan bir bankın üzerine oturmuş, bu mutlu manzarayı keyifle izliyordu. Kuşların orkestrası bizim için en güzel parçalarını çalarak konser veriyordu. Ressam eşsiz bir manzara cizmişti işte...Ve bizim neşeli kahkahalarımız insanlara ve tüm olumsuzluklarına inat sevgiyle yaşam çığlıkları atıyordu. O gün üç hayatın defterinde yıllar sonra bile mutlulukla hatırlanacak  ve asla unutulması mümkün olmayan bir gün yazıldı.
                                                        
                                                                                    Devam edecek...

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

19/4/2009 - KARANLIKLARDAKİ IŞIKLAR -1




''Biliyormusun theo bir gün seninle benim hikayemi yazacağım. Karşılaşmamızı, hayatımın bir dönemecinde bana ve gelişimime ne kadar katkıda bulunduğunu anlatacağım. Sevgiyi unutmak üzere olan bu dünyada sevgiyi yeşertmeye çalışan ve salt insanlara yardım etmeyi amaç edinmiş, koşulsuz sevgiyi sunan seni anlatacağım.'' Gülümsüyor

 

''Benim sevgi dolu boticelli angelim,  ben senin o çoçuksu masum gözlerinde bir ışık yakabildiysem bu yeter bana. Biliyorum ki ne kadar anlatsanda beni, hiç birinin yüreğinde senin yüreğindeki yerim olmayacak ama şunu bil ki, ben o senin bildiğin insan olabilmek için bir zamanlar ne kötülüklere imza attım. Acaba tüm yaptığım bu iyilikler bir zamanlar yapmış olduğum kötülükleri affedirebilecekmi? Gökyüzünün krallığında bana da bir yer olacak mı dersin?''Göz Kirpiyor

 
Karanlıklardaki Işıklar -1

 Sevgili Şule

   Seninle birlikte, sevgiyle tutunarak  açgözlü, hırslı ve saldırgan insanlarla bir çok olumsuz olaylar yaşayıp mücadele etmek zorunda kaldık.

Eğer dünyamız sevgiyle dolu olmuş olsaydı, haksızlıklar ve savaşlar bu dünya üzerinde var olamazdı. İşte o zaman bizler yeryüzünden göklerdeki bulutlara yükselebilirdik.

İnsanlık olarak endişe duymalıyız, en azından, birazcık olsun sevgiyi yaşamımıza getirebilmek için....

                                                                                      Senin theo rangs

Olumsuzluklarla yaşamaya alıştığımız dünyamızda zorluklara rağmen yılmadan çalışan
sevgiye, dostluğa, yardıma ihtiyacı olan
herkese din, dil, ırk ayrımı gözetmeksizin sevgiyle kapılarını sonuna kadar açmış olan bu insanı anlatmak için içimde dayanılmaz bir dürtü
hissediyorum.
Aslında kim ve ne olduğunun onun açısından artık bir önemi olmadığını biliyorum.Birey olarak o da herkes gibiydi. Seven, sevilen, nefret eden, acı çeken ve mutlu olan, mutsuz olan herkes gibi.
Belki bizim her zaman  duymayı istediğimiz belki de hiçbir zaman duymayı istemediğimiz bir ses! Her ne olursa olsun, sevgi dolu o insanla aynı frekansta olanlar onu duyacak ve hissedebilmenin yollarını arayacaktır.
   Kabul etsek de etmesek de hayatta bazı değişmez iyi ve kötü değerler vardır ve ne yazık ki, bu değerleri değiştirebilme şansımız yok. Evrende yaşadıklarımız, mücadelelerimiz, karşılaştığımız zorluklar özünde hep aynı. İyi ve kötü yaptığımız her eylemde bir tek şey için uğraşıyoruz o’da  VAROLABİLMEK!
Kimimiz zenginliğimizle, kimimiz kariyerimizle, kimimiz resimlerimizle, yazılarımızla kısacası iyi ve kötü her davranışımızla kendimizi ifade etmeye ve varolabilmeye çalışıyoruz. İşte, biz de Theo ile bir var-olabilme çabası içindeydik . Bizim var-olabilmek için gittiğimiz yol sevgi yolu idi. Koşulsuz, şartsız, çıkar gözetmeden bize ihtiyacı olan her insana imkanlarımız el verdiğince hatta çoğunlukla insan üstü bir çaba sarf ederek  yardım elini uzatmak, evrende yaşayan yaşama savaşı veren her varlığa saygı duymak, hiçbir şeyi yargılamadan olduğu gibi kabul etmeye çalışmaktı.
Yaşlı bir adam; yolun sonuna yaklaşmış beyaz kar gibi saçları, yüzünde harita gibi çizgiler oluşmuş, aşağı düşmüş göz kapaklarının altından ışıl ışıl parlayan mavi gözleri “ben hala ayaktayım, yapacak çok işim var” diyordu sanki .
Bitmek bilmez bir yaşam enerjisi ile dopdoluydu. Onun temposuna hiç birimiz yetişemezdik. Her sabah erkenden kalkar, sadık köpeği İngo'yu yürüyüşe çıkarır, onun ve kendisinin kahvaltısını hazırlardı. Rutin olarak  gerçekleştirdiği sabah faslından sonra saat 9.00 da bürosuna geçer, işine başlardı. İşi dünyanın en zor işiydi. O sorunları olan insanları dinlerdi. Onlar için ne yapabilirdi, nasıl yardım edebilirdi? Haksızlığa uğramış insanların haklarını nasıl savunabilirdi? Hep çıkış yollarını araştırırdı. Bazen öylesine bir öfke ile dopdolu bağırırdı ki sesini 500 metre ilerden duyabilirdiniz ve o zamanlarda herkes çekinir yanına yaklaşmak istemezdi. Oysa ki onun isyanı düzeni bozuk, dünyaya, sevgiyi unutmuş insanlığaydı. Eğer sizin de bir yalanınız, yanlışınız varsa asla onun hışmından kurtulamazdınız. Deyim yerindeyse insan sarrafıydı. O, kim iyi, kim kötü hemen anlardı. Aldatmak aldatılmak , onun literatüründe yoktu.
   İşte ben de bir gün umutsuzluğa düşmüş bir anımda tanıdım onu. Eşimle beraber bürosunun salonunda otururken içerden korkunç bir gürleme sesi geliyordu. Herkes sırayla odaya giriyor ve birisi onları azarlıyor, bazısı gülerek, bazısı ağlayarak, bazıları da sinirli bir şekilde odadan çıkıp gidiyordu.Kendimi  öylesine tedirgin, savunmasız hissetmiştim ki, bir an oradan kaçıp gitmek geldi içimden ama, artık çok geçti. İsminin Hatice olduğunu söyleyen uzun boyalı sarı saçlı, çok üzgün ve yorgun ifadeli, 35 yaşlarında bir kadın, içeri girme sırasının bana geldiğini söyledi. Ürkek adımlarla yürüyerek büroya gelip yavaşça kapıyı tıklattım. Sert bir ses ‘evet, içeri gelin’ dedi. İçeri girdiğimde tek gördüğüm arkasındaki duvarda bir yığın resimlerin, madalyaların bulunduğu, yine duvardaki gibi kalabalık bir masada oturan, beni keskin bakışlarıyla süzen yaşlı bir adamdı. Korkuyordum. Yeni öğrenmiş olduğum Almanca ile derdimi ne kadar anlatabilecektim. Masasının karşısındaki koltuğu işaret ederek oturmamı söyledi. ‘Size ne konuda yardımcı olmamı istiyorsunuz’ diye sordu. Sesimin titremesine mani olmaya çalışarak ‘ben ebe hemşireyim. Evlilik dolayısıyla burada bulunuyorum ve bir oğlum var. Mesleğime Almanya da devam etmek istiyorum. Bu konuda ne gibi prosedürleri uygulamam gerektiğini bilmiyorum. Eğer bana izlemem gereken yol konusunda yardımcı olabilirseniz size minnettar olurum.’dedim.  Sessizce beni dinlerken sanki bakışları gözlerimden içeri girmiş ruhumu okuyordu. Okuduğu şeyden memnun olmuş olmalı ki, aniden karşımdaki yüz sevimli, sevgi dolu bir ifade ile doldu. Yumuşak bir sesle ‘ne kadar zamandır buradasınız‘ diye sordu.
‘Bir buçuk yıl oldu efendim, hamile kaldığım için şu zamana kadar bir girişimde bulunamadım. Aslında, çocuğum henüz küçük fakat ekonomik şartlarımız o kadar iyi değil‘ diye cevap verdim. Gülümsedi, ‘çocuğum, burada senelerce kalan insanlar senin kadar düzgün Almanca konuşamazken sen gayet iyi konuşuyorsun. Bu kadar tedirgin olmana gerek yok. Öncelikle bunu bil. İkinci olarak, sana yardım edeceğim. Bana gerekli evraklarının  hepsini tercüme ettir ve konsolosluktan tasdik ettir. Son olarak, buraya günde bir yığın insan geliyor hepsinin kalbi senin kadar temiz, dürüst değil. Üstelik gerçekten yardıma ihtiyacı olan insanlara Allah yardımcı olur. Kendinizi çaresiz hissedip, endişe etmeyi bir kenara bırakın. Lütfen adınızı, soyadınızı, adresinizi Heti'nin vereceği forma yazınız. Şimdi gidebilirsiniz’ dedi. Şok olmuştum. İçimdeki fırtınaları, yeni tanışmış olduğum ve on dakika konuştuğum bir insan nasıl bu kadar çabuk anlayabilmişti. Sadece teşekkür ederek odasından çıktım. Daha fazla konuşmam gerekseydi herhalde şaşkınlıktan tek kelime bile edemezdim. Acizliğim bu kadar belli miydi? Eşimin yanına gelerek olanları anlattım. ‘Heti kim’ diye sordum. Beni içeri alan kadın ‘benim, Theo bana Heti diyor. Buyrun bu formu doldurunuz’ dedi. Formu doldurduktan sonra eşimle beraber evimizin yolunu tuttuk. Eşim ‘adamın biraz çatlak, huysuz bir ihtiyar olduğunu söylediler ama isterse yapamayacağı şey yokmuş, istediği evrakları hemen yaptırırız’ dedi. Küçük oğlumuz pusetinin içinde sessizce uyuyordu. Ona sevgiyle bakarken aklımdan geçirdim, çalışmaya başlarsam ona kim bakacaktı?  Gözümden akan yaşlara mani olamadım. O kadar küçüktü ki… Ekonomik zorluklar içindeyken ona bakıcı bulmak  bir problemdi. Her şey bir yana, o kişi ona iyi bakabilecek miydi? Eşim yüzüme bakarken ‘bu kadar büyütülecek bir şey yok, şimdi ne diye ağlayıp canımı sıkıyorsun’ diye söylenmeye başladı. Konuşmanın bir anlamı yoktu. Onun beni anlamasını beklemiyordum. Çünkü o kadar farklıydık ki… Yetiştirilme tarzımız, yaşantımız… Aramızda uçurumlar vardı ve gün be gün daha da büyüyordu.



 ''Seninle benim çıktığımız bu yolculuk çok zor ve engebeli olacak. Dünyanın en güç işlerinden biri duyarsız insanları duyarlı hale getirmek. İçinde sevgiyi barındırmayan, yürekleri kapkara olmuş insanlara sevgiden nasıl bahsedebiliriz? Kendilerinden başka bir varlığa değer vermeyen ve gözleri görmeyen , şişirilmiş egolarını hep daha fazla şişirmeye çalışmaktan başka işi olmayan insanlara... Sanırım sevgisizlik hastalığının ilaçı da yok...



 ''Varsın öyle olsun ne fark eder ki... Önemli olan bizim onlardan biri olmamamız değilmi? Sen ve ben sevgili theo sevgi içinde olabiliyorsak eğer, başkaları da vardır. Üstelik bizim küçük mehmetimiz gibi çoçuklara sunduğumuz imkanları bir düşün, hiç olmazsa okyanusta bir damlayız. Ve birgün o damlalar kocaman dalgalar olamazmı? ''

 
Theonun çabalarıyla Almancamı iyice ilerletmiş ve Krefeld devlet hastanesinde diplomamın onaylanması için gerekli olan 3 aylık kurs'a hak kazanmıştım. Hastanede 8 saat çalışacaktım. Tüm çabalarıma rağmen üniversite öğrenimim yarım kalmıştı.Eşim eğitimime devam etmemem konusunda ısrarlıydı. En azından mesleğimi içra edebilmek için bir ışık doğmuştu ya o yeter bana diye düşünmekten başka çıkar yolum yoktu.. Heyecanlı idim ve yola çıkmıştım. Endişelerim ve korkularım geçeceği yerde daha da artmıştı. En büyük endişem, küçük oğlumu kime bırakacaktım. Onunla öyle dolu idim ki , ayrılmaz bir ikili olmuştuk. Hiç peşimden ayrılmaz ve yanımda oyuncaklarıyla oynar, arada kafasını kaldırıp tatlı tatlı gülümserdi. Dünyaya bir çoçuğun gözleriyle bakmak saf ve temiz , hiçbirşeyi önemsemeden salt oyuncaklara odaklanmak...Kaan huysuz bir çoçuk değildi. Onun üzerine her anne gibi titizlikle eğilirdim. Onu bırakıp işe gitmek hiç kolay olmayacaktı. Artık ona bakıcı bulmak için araştırmalara başlama zamanı idi. Seçeneğimiz fazla yoktu hatta hiç yoktu. Alman bakıcı hiç düşünmedik , çünkü onların eğitim anlayışı bize  uymuyordu. Çoçukları şımartmamak adına sevgisiz ve despot bir eğitimleri vardı. Üstelik çok para istiyorlardı . Sonunda eşimin abisinin arkadaşlarından birinin hanımı kaana bakabileceğini söylediğinden sevinçten havalara uçtuk. Kadıncağız, çok ağır şartlar altındaki bir yaşamın sunduğu ezikliğin ifadesini yüzünde taşıyan, iyi kalpli orta yaşlı bir bayandı. Şansım fazla yoktu. İstediğim sevgi dolu ortamı bu kadın oğluma sunabilecek miy di? Bu endişelerimi eşimle paylaşamıyordum. Ne zaman bahsetmeye çalışsam, karşımda  sert bir duvara çarpmıyordum, kelimenin tam anlamıyla tosluyordum... Ona göre ben abartıyordum ve ''herkesin çoçukları nasıl büyüyorsa, bizimki de öyle büyür işte'' diye düz bir mantıkla burun buruna geliyordum.  Bilmiyorum yanlış bende mi , yoksa onda' mıydı?

                                                                                             Devam edecek...

                                                                                          







   
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

19/4/2009 - RÜZGARIN ROTASI...



Saf ruh olarak var olabilmenin düşleri 2

Dünya ve yıldız tozundan üretildiysem eğer! Öyleymiş:))) Hiç farketmez, bu hayat oyununun sahnesinde en iyi rolü ya da en kötü rolü kapmışım... Sonuçta her ikisi de kendi çapında olması gerekeni veriyor. Varsın net ve açık olsun herşey. Belki görmeyen gözlere ilham olur ruhların ışığı... Karanlıkta olanların gözleri de kamaşabilir ve ışıkta dahi görmeyebilirler. Belkide olması gereken bu onlar için... Farkındalık içinde olanlar içinse, aslında hiçbir şeye ihtiyaç yok. Herşey tam bir uyum ve olduğu gibi spontan akış içinde...
Rüzgar ne yöne eserse oraya...
Bırak direnmeyi, gittiğin tüm yollarda yolculuk aynı yerde bitiyor. Ve sonra yeni bir başlangıç, bitişin olduğu yerde seni bekliyor. Tıpkı yükselen ve alçalan okyanus dalgaları gibi...Boşver sen herşeyi nasıl olursa o kendiliğinden dolu verir. Yaşam rotan neresi olursa olsun... Yeter ki sen, ruhunu kaybetmeden yolculuğunda doğanın müziğiyle dans etmeye devam et.
İçimde serseri martılar çığlık çığlığa, göz kırpıyor sevme eylemi tadında hayata...

22.02.2008
Mesa/ Ankara

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/3/2009 - OKYANUS OLMAK...


Deniz olmadan okyanus olmak mümkün değildir.
Su olmadan deniz olmakta...
Öyleyse önce su gibi olmakla başla...
Küçük bir yağmur damlası...
Ve duru bir göl...
Sonra ırmak gibi... Akışın huzuruyla çağlayarak,
Bilinmezliklere doğru denize akmaya devam et.
Belki  okyanusa ulaşırsın.
Sonra mı?
İşte o zaman...
DurmaK imkansız... Başlar yolculuk...
Okyanusun kendisi olma yolunda...:)))

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

1/3/2009 - KİMBİLİR...



Kimbilir ,
sensiz daha kaç hüzünlü bahara merhaba diyeceğim.
Kaç mevsim içimde büyüteceğim seni...
Solungaçlarıma çektiğim hava gibi,
Kimbilir, daha kaç nefesle seni içime çekeceğim 
Dalgalarla birlikte çılgınca,
Kaç defa kayalıklara çarpacağım sen diye...
Karanlıklar ormanında ararken gölgeler içindeki yüzünü,
Kimbilir kaç defa adını anımsamaya çalışacağım.
Soğuk kış gecelerinde  kaç defa döküleceğim kar taneleriyle birlikte,
Gökyüzünden damlalarla birlikte,
Kimbilir kaç defa gözlerimden yeryüzüne düşeceğim.
Birgün sessizce veda ederken yeryüzüne,
Gözlerimi kapatırken evrenime,
Kimbilir kaç defa geleceğim seni bulmak için?

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Farkındalığın ışığında en güzel duyguların paylaşımını yaşayabilmenin hazzını duyumsayabilmek.....

Kategoriler

Arkadaşlarım

fenomen
agnia
reybah
evrenselsevgi
sevgicicegii
bizimada
Blogcu Yardım
busecegunler
ashtar
alternatifblog
denizinmaviliklerinde
40ayak