Oyuna Başlarken...

OYUNA BAŞLARKEN... ÇOK ÖNCE düşünebildiğimiz zamandan çok önce hepimiz karu belada yaratıldığımızda mükemmel ruhlar olarak oyuna başladık. Oyun bahçesi dediğimiz cennette oynuyorduk. Şimdiki gibi egolarımız yoktu ve her birimiz onun nefesinden bir parça taşıdığımızın bilinci içerisinde mutlu mesut yaşıyorduk... Sonra birden içimizden biri bir teklifle çıktı ortaya... Neden daha kapsamlı bir oyun oynamıyoruz. Hepimiz dikkat kesildik... Nasıl bir oyun olacaktı bu. Teklifi yapan belli ki üzerinde epey düşünmüştü... Hemen açıklamaya koyuldu.
Bu oyun çok kapsamlı bir oyun olacaktı. Koskoca bir evren yaratılacaktı. Her şeyin özü titreşimdi. Ve çok farklı titreşişimler yaratılacaktı. Gezegenler. Yaşam formları, bitkiler, hayvanlar taşlar, gördüğümüz ve görmediğimiz bir kâinat yaratılacaktı...

PEKİ, OYUNUN AMACI NE OLACAKTI?

Malum her oyunun bir amacı vardı...
Oyunu planlayanlar hemen yanıtladı. Deneyim ve öğrenme oyunun amacı... Her oyun gibi oyunun bir sahası olacaktı... Bu saha içerisinde her ruh kendi özgür secime göre oyuna girecek deneyimini yaşayacak ve istediği anda çıkacaktı. Oyuna giren ruh oyuna girmeden önce kendisine bir senaryo yazacaktı. Ve bu senaryoda amacı neyi öğrenmek neyi deney imlemekse ona uygun bir senaryo yazacaktı. Oyun alanına girdiği anda özgür iradesi olacaktı. Oyunun kuralı, yaratıldığımız boyuttaki sahip olduğumuz tüm yetilerimizi oyun alanına girerken bırakmayı taahhüt etmekti... Biz yaratıldığımız boyutta istediğimiz yaratabilen, cennetlerde yaşıyorduk... Her birimiz bir melektik.
Birden ortalığı bir heyecan dalgası yayıldı. Pek çok ruh ilginç bulmuştu bu oyunu... Ve tartışmalar başladı... Fikirler ileri sürüldü. Roller düşünüldü... O ana kadar fark etmedikleri ne çok ayrıntı vardı... Hepsi bir kitaba yazıldı. Kurallar. Roller sahneler,
O anda melekler iki kısma ayrıldı. Bu oyuna girmek istemeyenler ve maceracı serüveni sevenler ve oyunu oynamak isteyenler... Oyunu oynamayanlar adları melek olarak kaldı. Ama oyuna girmeyi kabul eden bizler insan olarak adlandırıldık... Ve az önce dediğim gibi hepimiz birbirimizi diğer boyuttan tanıyoruz ve oyun bittiğinde gene aynı yerde oturup belki sohbet ekeceğiz. Seni ne kasar güzel kandırdım değilmiş. Diye soracağız neden olsa bir oyun sergilemiştik. Kim olduğumuz unutarak. Gerçekten benim bir hırsız olduğuma nasıl inandın ama. Yâda sana istediğin dersi verdim değildi. Bana hep sorardın ihanet nasıl bir duygu diye. Sanırım rolümü iyi oynadım ki, bir an bile aklından geçmedi, senin en yakın dostun olabileceğim... Ama itiraf et çok güzel oynadım... Kim bilir... Geçmişe bakıp çıkardığımız oyunda daha iyi oyun çıkarabilirdik deyip, yine güleceğiz. Neden olsa altı üstü oyun işte.
Oyuna katılmayan melekler bizi destekleyeceklerine söz verdiler. Oyunun kuralları çok ağırdı. Maddeye giren ruh, aslını çok kolay unutabiliyordu... Böylesi anlarda onu yola çekecek, iç ses, ya da kalp gözü dediğimiz gibi, bize duygularımızda hislerle ya da rüyalarla ilham vereceklerdi... Uyuduğumuz zaman ruh özgürdü. Ve bizi destekleyecek olan meleklerle buluşabilirdi. Ancak yine şartı vardı bu buluşmaların. Asla bire bir hatırlanmayacaktı. Bazen uyarılacaktık, uyaran bu oyunda rol almış annemiz bazen babamız belki uzun zamandır görmediğimiz bir arkadaşımız olarak girecekti rüyalarımıza. Bu arada hatırlatıcı rolü oynayacak ruhlarda çıktı ortaya. Onlar peygamberler olacaktı... Bize aslımızı ve diğer boyutu anlatmaya çalışacaklardı... Ancak oyun çok ciddiydi. Adı oyunda olsa var oluş basamaklarını tırmanmakla da alakalıydı. Oyun perdeler halinde ama bir bütünlük içerisinde sürecekti. Adına cağlar denen bölümleri olacaktı.
Ancak oyun aklın alamayacağı kadar karışık olacaktı... E kolay değildi tabi. Üst boyutta her şeyi yapabilen bizler maddenin içinde aslımızı unutacağımızı bilemezdik... Ruhun cinsiyeti yoktu. Ama biz oyunu elimizden geldiğince ayrıntılı hale getirdik. Yukardayken işler çok daha kolaydı. Kadın ve erkek olarak ayrıştık önce... Ama oyun adildi. Eğer bu yaşamda yâda bu perdede erkeksen ve kadınları anlamadıysan yargıladıysan suçladıysan bir sonraki perdede kadın olarak geliyordun. Yargıladığın anda bir sonraki perdede aynı oyunu sen oynayacaktın. Oyun içinde oyunun amacı açıklanmayacaktı... Bu nedenle sembollerle anlatım, yâda masallarla anlatım devreye alındı. Oyunu az çok anlayanlar oldu her zaman. Anladıklarını kendi anlatabildikleri, kendi yorumlayabildikleri kadarı ile yazdılar. Ve kitaplar çıktı devreye. O kadar çok kitap vardı ki. Her biri kendi dilince anlatıyordu. Ve her kitapla dinler çıktı ortaya... Oysa ne çabuk unuttuk aynı kaynaktan gelmiştik buraya, oyunun amacı burada unutma perdesi içinde gücümüzü hatırlamaktı. Bunu başaran artık oyuna girmek zorunda değildi. Onun için oyun bitmişti. Oyun ilk başta tüm kuralları ve sahneleri ile yazılmıştı. Ruhlar sadece oynayacakları role doğuyorlardı... Oyun dualita kalıpları içinde oynanacaktı. En azından dünya gezegeni için böyleydi. Belki başka gezegenlerde başka oyunlar oynanıyordu. Yâda dünya bir lise, bitiren daha üst bir oyuna girecekti. Hani kuran derya... “dönüşünüz ancak banadır”.

Oyuna girerken iyi rolü oynayacak ve kötü rolü oynamaya istekli ruhlar vardı. İyi rolü oynamak her zaman daha kolaydı. Kötü rolü oynamak zordu. Nedeni ise biz her birimiz özde pırıl pırıl tanrısal nuru taşıyan varlıklardır. Ama oyun kuralı bu iyi olan bir de kötüyü oynamak zorundaydı...
Dünyada bizi en çok üzenler diğer boyutta bizi en çok seven ruhlar oluyordu genelde. Bize kötüyü anlatmak için yeniden bu oyun alanına girmeye razı oldukları için.
Oyunun iki amacı vardı. Biri sahip olduğumuz özü hatırlamak, diğeri ise gelişmek, tekâmül etmek ve geldiğimiz yere dönmek için yolculuğa devam etmek... Bir başka acıdan oyunun amacı, sevgi bir enerjiyse, başıboş kaldığında sevgi enerjisi neye dönüşecekti?
Ruh ölümsüzdü. Ölen sadece seçilen bedenlerdi. Ama dedik ya oyun çok kapsamlı bir oyundu. Madde dünyasında öle çok kural ve kaide vardı ki... Birden oyun alanına girdikleri anda kontrol etme gücünü öğrenmek isteyen ve bizi yönetmeye kalkan ruhların provokasyonları göz önüne alınınca sanki oyun içinde oyunlar çıkıyordu ortaya... Bilimler çıktı. Tıp, savaş, eğitim, dil, uzay, çeşitlendikçe çeşitlendi. Hz alinin dediği gibi. İlim tekti ve cahiller onu çoğaltmışlardı. Eh bizde oyuna ilk başladığımızda cahildik. Unutma perdesi ile gelmeyi kabul etmiştik. Kaynak aynıydı. Ve özde özü hatırlamanın kulaları basitti. Hz Musa ile verilen on emirdi özü... Ama sonradan öle ayrıntılara dalındı ki, nerdeyse oyun amacından saptı. Amaç nerdeyse araç oldu.
Hepimiz yaşama ne kadar bağlandık, özümüzden nasıl uzaklaştık, hatta öle uzaklaştık ki, bir oyun içinde olduğumuzu unuttuk. Tek gerçeğimiz dünyaydı artık...

Kendimize karşı kendi savaşımızı vermeye başladık. Oyun alanına girmeden önce o kadar kendimiz güveniyorduk ki. Kendimize biçtiğimiz rolleri epey ağır seçiyorduk. Ne vardı sanki yukardayken işler buradaki gibi değildi ve basit sanıyorduk. İlk oyun alanına girenleri bekleyen yaşam şartları vardı. Yırtıcı hayvanlar vardı soğuktu açlık vardı. Öncelikle aşılması gereken doğa yasaları vardı. Acıkan bir bedene sahiptik. Barınacak yer bulmalıydık. Isınmak için yapabileceğimiz fazla bir şey yoktu. Ancak asla donanımsız değildik. Aklımız vardı, hafızamız vardı, mevsimler olduğunu gördük. Bunların hiç biri yukarda sorun olmamıştı... Gene olmaz sanmıştık. Hatta bazıları oyun alanını geldikleri gibi terk etmek zorunda kalmışlardı. Yırtıcı bir ayının pancelerinde can vermek olmuştu ilk dersleri. Daha sonra oyun alanına her girişlerinde bu yüzdendi ayılardan korkmaları.
Hani dedik ya oyun alanına giren her ruh topladığı puanlarla değerlendirilecekti. Ve her biri öğrendiği dersi yeniden öğrenmek zorunda kalmayacaktı... Öğrenilecek ne çok ders vardı... Her bir meyvenin tadı, kokusu, rengi, şekli, bizde yarattığı katkı, ya da güzel bir manzara karşısında duyulacak hisler vardı. Kızgınlıklar, öfkeler, çaresizlik, ihanet ve her birinin şahıslara göre değerlendirilmesi, ihanet eden ve edilen, ağlayan, ağlatan, sevilen, sevilmeyen, ölen öldüren, ne çok rol vardı. Ve bazılarımız maceracı oldukları kadar, hıslıydıda, hiç durup dinlemeden oyuna girip çıktı, ama bazıları ise arada dinlenmeler verdi. Biri pek çok dersi tamamlarken bazılarımızın hiç acelesi yoktu.
Oyuna girerken bildiğimiz oyun kurallarını burada hatırlamayacaktık ana kural buydu... Ama bazılarımız sadece hatırlatıcılar olarak rol almıştık... Ve bilimle uğraşıyordu. Geri dönüşün yolu bilimdi. Bazılarımıza göre ise içe dönmek kalp ile bağlantı ile hatırlıyorduk. Ve hepsi doğruydu... Her ruh kendini en iyi bilen ve tanıyandı. Ruh âdeti kadar hatırlama yolu mevcuttu.
Oyuncular içinse hep birilerine tabi olmak vardı. O başardı, demek ki onun yolu doğru diyorduk. Oysa kuran bize diyordu ki asla raina demeyin. Beni yönet demeyin, sürüler olmayın... Çok kalıp bir unutma perdesi ile geliyordu işimiz zordu...
Oysa hep denmişti ki, her zorluğun yanında kolaylıkta var.
Hepimiz birbirimizi farkında olsakta olmasak ta destekliyordu. Hepimiz aynı maddeden yaratılmıştık. Aynen su misali. Biz fiziksel bedenlere girdiğimizde aynen bir buz kalıbı gibiydik, ruhumuzla temasa geçebildiğimiz anda su olamaya başlıyorduk ve eğer ruh ile bütünleşmeyi başarırsak biz artık bir buhardık. Her şey enerjiydi ve enerji titreşim demekti. Bunu keşfetmemizse epey bir zaman alacaktı. Nihai hedefse, önce ayrılacaktık, sonra yeniden birleşecektik. Buzun su haline dönüşü bir çağ olarak adlandırılacak, ya da su buhar haline ancak oyun sona yaklaşırken dönüşebilecekti. Buhar haline geçiş ise yeni bir sınıf yâda teni bir derse başlamaktı.

Steve rothere saygıyla...

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !